Festivalde hayatta kalma
Festivalde hayatta kalma
Şöyle üç gün, üç gece devam eden şölenvari Glasto festivallerimiz henüz yok ama olana da itiraz edip şımarıklık etmeyelim. Rock’n Coke’umuz var ve hiç fena gitmiyor. Müzikli bir hafta sonu kaçamak tatili diye düşünmek, buna göre ciddiye almak lazım. Nasıl ki tatile gitmeden önce bavul hazırlamak için ter döküyorsan, festivalde hayatta kalmak, güzel kalmak ve yeni dostlar edinmek için de ter dökmen, nasıl hayatta kalınır, nasıl güzel kalınır, nasıl sosyalleşilir bilmen gerek. Karşılığında alacağın ödül ise onlarca yıl sonra “hey gidi günler” diye hatırlayıp anacağın güzel zamanlar olacak.
Bizim festivalcilerin şikayetleri, “çamur var”, “hijyen yok”, “tuvalet kokuyor”, “yanımdaki adam terli”, “arkamdaki itiyor”, “önümdeki, kız arkadaşını omzuna aldı”, “önüm arkam sağım solum pogo yapıyor” şeklinde uzayıp gidiyor. Festival ruhu dediğimiz şey ile İstanbul beyefendisi, hanımefendisi olmayı aynı anda beceremezsiniz, o yüzden farklar evde kalsın rica ederiz. Bizim kibarcık festivalcilerin bilmediği şey, yurt dışı festivallerinin çok daha çamur deryası, çok daha pis tuvaletli, çok daha kalabalık ve terli geçtiği. Ama tüm bunlara rağmen çok daha eğlenceli de geçiyor. Biliyoruz da konuşuyoruz. Organizasyonlarda yılların deneyimi olmadığı için aksaklıklar çıkabilir ama toz - toprak – çamur - tuvalet denklemini bizim festivalin alnının akıyla çözdüğünü bilmeniz gerek.
Nasıl hayatta kalınır?
Hazırlığınızı tam yapın arkadaşlar. Çadırın var mı? Güzel. Kaç kişi kalacaksınız, tek başına mısın? Güzel. Çadırın tek kişilik mi? Olmadı. Kamp hayatını bilemiyoruz ama festival hayatında bir çadırda kaç kişi kalıyorsa çadırın ebadına +1 eklemek gerek. Bu çadırlar ufak tefek Çinli adamlar için mi yapılıyor bilmiyoruz da sığılmıyor. Ayrıca o sabah güneşi tepene binmeye başladığında, takriben sabah 6:30’da “yandım anam” diye dışarı kaçmamak için içeride nefes alacak yer olması lazım. +1 kuralı arkadaşlar! Hele tek kişilik klostrofobik çadırlar, aman aman, sakın ha. Siz bizi dinleyin.
Mat denilen meret, o taşın toprağın narin popolarımıza batmasına engel olamıyor. Şişme deniz yatağı alternatifi, gece boyunca üç kere tekrar edilen şişirme seansı demek. Maalesef bu konuda çok alternatif yok. Ancak, erken gidip güzel yer kaparsanız sorun olmaz. Topraklı, çimenli, taşsız, tuvaletten koku gelmeyecek kadar uzak, sıkışınca hemen yetişeceğin kadar yakın bir yere çadırını serdin mi paşalar gibi olursun. Erken gitmenin bir avantajı da çadır alanının kapısına yakın bir yere kapak atman. Demek ki ne yapıyorsun, üşenmeden ilk servisle gidiyorsun. Uyku tulumu önemli değil, nasıl olsa önce içinden çıkıp üzerine örtecek, sonra onu da üzerinden atacaksın. Hava soğuk olsa bile (ki olacak) çadırın içi sıcak oluyor. Bir anlamda kendi atmosferi var çadırın. Üstünü başını çıkarıp yatıyorsan çadırın pencerelerini kapat, sabah çadırın tepesinde seni izleyenlerin kıkırdamalarıyla uyanırsın yoksa. Evet, maalesef. Biliyoruz da konuşuyoruz.
Çadır alanında, yanında neler olmalı diye sorarsan kilit, anahtarlık şeklinde fener, antibakteriyel jel, kâğıt şeklinde sabun, güneş gözlüğü, güneş kremi, ıslak mendil, plastik yağmurluk, bolca çöp torbası ilk akla gelenler. Çöp torbasını çamur olursa ayağına geçirirsin, giderken çöpünü içine atarsın, evde çantana sığan ama dönüşte asla sığmayan eşyalarını içine tıkarsın, üzerine oturursun, çok yararlı bir şey yani.
Nasıl güzel kalınır?
Güzellik insanın içindedir diyenlere sözümüz yok. Ama şöyle biraz süslü püslü kalayım diyorsan dikkat etmen gereken şeyler var. Öncelikle yanında ne götürebilirsin, ne götüremezsin konusu. Jöle girer, saç spreyi ve köpük girmez. Güneşten korunmak ve dağınık saçları kamufle etmek için yanınızda mutlaka şapka olsun. İçeride “şapka şapka” diye kıvranan nice yiğitler gördük. Parfüm girmez, sprey deodorant girmez. E peki kokacak mıyız? Kısa cevap, evet kokacağız. Eğer bunu kabullenirsen her şey daha kolay olur. Ama kabullenemiyorsan, sabah kalkınca ıslak mendillerinle kendini silebilir, içeriye kolayca soktuğun stick ya da jel deodorantını sürebilirsin. Ama yine de kokacaksın, bunu bil yani. Ayna giremeyebilir, görevlinin insafına kalmış.
Giyim kuşam konusuna gelirsek, iddialı olmakla pratik olmayı aynı kefede eritmen gerek. Yani şık ama pratik kıyafetler seçmelisin. Erkeklerin işi kolay, çalacak gruplardan birinin tişörtüne bakıyor iş. Üzerine bol gelen, paçaları çok uzun pantolonlar giyme, hem çamuru topluyor hem de konser kalabalığında arkasına basıp dengeni kaybetme tehlikesi yaşayabilirsin ki gerçekten bir tehlike bu.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Tutuk diva
Tutuk diva
Tori Amos'u üç kelime ile özetleyecek olsanız neler dersiniz? En başta "arıza" tabii ki. Tori Amos, Fiona Apple gibi şarkıcıları tanımlarken kullandığımız ilk ve en banko sözcük öncelikle bu. Gayet iyi anlamda tabii ki. İkincisi "şair" olsun. Hatta "ozan" diyelim, daha bir afili geliyor kulağa. Sonuncusu da hmm, severiz diyelim. Yok yok, "diva" diyelim. Bu daha iyi oldu.
Tori Amos, sade ama vurucu sözleri, biraz retro ama yine sade ve vurucu müzikleriyle 1990'ların en mühim birkaç kadın şarkı yazarından biri. Kendisi 22 Ağustos 1966'da Myra Ellem Amos ismiyle North Carolina'da doğmuş. Babası bir rahipmiş. Tori daha dört yaşında kilise korosunda şarkı söyleyip piyano çalmaya, kendi şarkılarını yazmaya başlamış. Burslu olarak kendi halinde okurken Led Zeppelin'den kötü şekilde etkilenmiş ve rock&rollsever bir genç kız olmuş. Babasının cici kızı olmayı iyice bırakıp, barlarda şarkı söylemeye başlamış. Sonunda pop şarkıcısı olmak için Los Angeles'a taşınmış. Bu noktada sanırız babası tamamen çıldırmıştır.
Atlantic ile 1987'de bir kontrat yapmış, ancak yapılan albüm "Y Kant Tori Read" adlı bir metal albümüymüş ve kimsenin de satın aldığı filan yokmuş. Tori, ümidini yitirmediği gibi neyse ki kontratını da yitirmemiş. 1990'lara geldiğinde daha yürekten, daha sade, daha kendini anlatan piyano şarkıları yazmaya başlamış. İlk EP'si "Me and a Gun", yaşadığı tecavüzü anlatan işte tam da böyle otobiyografik bir şarkı. Bu EP iyi satıp başarılı eleştiriler alınca metal felaketi unutulmuş ve bir şans daha verilmiş, böylece 1991'de "Little Earthquakes" çıkmış.
"Little Earthquakes", Amerika'da ve İngiltere'de pek beğenilmiş. 1992'de "Crucify" EP'si yayınlanmış, içinde Nirvana'nın "Smells Like Teen Spirit"i olan albüm işte bu. Bu plakta onu çok etkileyen Led Zeppelin'in "Thank You" cover'ı da var. "Little Earthquakes"ten sonra çıkan ilk LP ise "Under the Pink".
Çoğumuz Tori'yi 1994'te çıkan bu albümle tanımışızdır. Milyondan fazla satan ve "God" ile "Cornflake Girl" gibi iki hiti barındıran bu albüm, ilkinden bile başarılıydı. Bundan da başarılı olan albüm üçüncüsü, "Boys for Pele". Dinlemesi kolay olmayan, tutkuyla kaydedildiği her halinden belli bu albüm, çıktığı gibi platin plak alıp iki numaraya kadar yükselmişti.
Bu albümün tantanası bittiğinde Tori'yi zor zamanlar bekliyordu. Dördüncü albümü için çalışırken düşük yaptı. "From the Choirgirl Hotel", bir yıl gecikmeyle, 1998 baharında bitti. 1999'da "To Venus and Back" iki CD olarak çıktı. 2001'de cover albümü "Strange Little Girls" yayınlandı.
Tori Amos cover tarzına zaten aşina olduğumuzdan bu albüm en sevdiklerimizden biri oldu. 2002'de çıkan "Scarlet's Walk"dan sonra en son 2005 yılında otobiyografik albümü "The Beekeeper"ı yayınladı. Kişisellik ve hüzün kendisine çok yakışsa da ne yalan söyleyelim, bu son albüm bizi öncekiler kadar mutlu etmedi.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Çocuk değiliz, caz da dinleriz...
Çocuk değiliz, caz da dinleriz...
Caz hakkında atıp tutmaya başlamadan önce iki noktayı açıklığa kavuşturalım: 1) Hayır efendim, caz hiç de bile dinlemesi zor ve keyifsiz bir müzik değildir, yaşlı bir müzik hiç değildir. 2) Evet efendim, "jazz" değil "caz".
Caz demek çeyrek nota demek, senkop demek, emprovizasyon demek… Tabii cazdan keyif almak için bunların ne demek olduğunu illa ki tam olarak bilmeniz gerekmiyor. Asıl bilmeniz gereken, bütün o gelişigüzelliğin altında neredeyse bütün müzik türlerinden daha fazla teknik ve ustalık gizli olduğu. Cazın ve caz çalan ustaların esas güzelliği de sanırız bu zaten; ritm duygusu ve tempo tutarlılığı çok az müzikte bu kadar üst noktada olmasına rağmen sürekli ritmin değişeceği hissini yaşatmaları. Doğaçlama pek az yapılsa da cazda sanki bütün şarkılar o an ortaya çıkıyormuşcasına doğaldır. Ancak usta bir caz müzisyeni, ustaca doğaçlama da yapabilmelidir. Birçok müzik adamı, çalınması en zor müzik olarak cazı gösterir ancak tek bir müzisyenin bile bu kadar yoğun olarak duygularını ifade edebileceği başka bir modern zamanlar müziği bilmiyoruz biz.
Amerika'nın sadece müzik değil, tüm sanat literatürüne kattığı ilk ciddi şey cazdır. Kökenlerinde Batı Afrika kültürü ve müzik anlayışı, pamuk tarlalarında çalışan siyahi işçilere has blues ve hatta Avrupa marşlarının geleneklerini taşır.
Esas olarak siyahi Amerikalıların 20. yüzyılın başında şekillendirdiği caz, 1920'lerde beyaz adamın da heves etmesiyle asıl popülerliğini kazanmıştır. Buna hiç de şaşırmamak gerekiyor çünkü caz asla bir ırka ait bir müzik türü olarak düşünülmedi. Hatta tam tersi; hayatın barındırdığı her renk, her farklılık cazda da mevcut. O günden bu yana da diğer müzik türleriyle kaynaşarak dallanıp budaklanmış, bir yandan da diğer müzik türlerini etkilemiştir. Bugün hala yeni caz akımlarının ortaya çıkması bu yüzden hiç de şaşırtıcı değil.
Cazın en dibinde yatan şey şüphesiz ki blues. Blues, Güney Amerika'daki pamuk tarlalarında çalışan Afrikalı işçilerin ağıtlarından doğmuş bir müzik. Bu yüzden cazın mayasında acı olması da, içinde şehirlere göç eden Afrikalı müzisyenlerin kendilerince yorumladıkları Afrika kültürü etkileri bulunması da kaçınılmaz bir durumdu. Kullandıkları enstrümanlar, davullar, ziller ve trompetler ise gayet Avrupalıydı. Caz müzisyenleri, gündüzleri cazın anavatanı New Orleans'taki cenaze törenlerinde çalan ufak orkestralarda çalışıyor, geceleri ise toplanıp kendi müziklerini yapıyorlardı.
Bütün gün cenazelerde çalmanın sonucu da elbette müziğe yansıyordu. İşte bu cenaze orkestraları, cazın ilk günlerinde temel taşların yerlerine konmasında epey önemli rol oynadılar. Cazın ölü toprağını üzerinden atması, bu orkestraların daha kuzey şehirlere gittiklerinde müziklerine swing'i de eklemeleri ile oldu. "Cazın anavatanı New Orleans" demişken diğer önemli merkezleri de söyleyelim: Baltimore ve New York.
Eziyet görmeye alışkın zenci topluluğu, bu kötü muamelelere tepki olarak çok sıkı bir bağ oluşturmuştu. Kendilerine ait okullar, lokaller, kiliseler vardı. Siyah gençler, ağabeylerinden gördükleri bu müziği tanımak ve çalmak istiyorlardı, daha şanslı olanlar ise bunun için eğitim görmeye Avrupa'ya bile gitti. Amerika'ya göçmüş Avrupalı müzisyenler arasında ise birkaç siyah öğrenci edinip klasik enstrüman bilgilerini onlara aktarmak yeni bir moda haline geldi. Bu yeni kuşak, cazı kendisine göre güncelledi. Ayrıca bu ikinci kuşak, müziği çalınıp yok olan formundan yazılı ve kayıtlı bir hale dönüştürmeye başladı.
New Orleanslı bazı müzisyenler, güneyi terk edip California'ya göçtüler. Bu müzisyenler, kaliteli bir New Orleans grubunun tüm ülkede tutacağına inanıyorlardı. Şansı yaver giden gruplar, ülkeyi turlayan gezici gösterilere katıldılar ve adlarını duyurdular. Bu gruplar iyi paralar kazanmaya başladıkça daha çok müzisyen ülkeye yayıldı. Caz müzisyenleri arttıkça dinleyenlerin sayısı da arttı. Caz daha eğlenceli bir hal aldıkça dans salonları, caz çalınan kulüpler açılmaya başladı. Beyazların da bu müziğe ilgi duymaları, bu mekanlara gitmeye başlamalarıyla gerçekleşti.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::